23 Ekim 2017 Pazartesi
Ateş Hep Düştüğü Yeri Değil de, Düşmediği Yeri de Yaksın Biraz…

Ateş Hep Düştüğü Yeri Değil de, Düşmediği Yeri de Yaksın Biraz…

Mehmet KIZILKAYA
Mehmet KIZILKAYA

Ateş Hep Düştüğü Yeri Değil de, Düşmediği Yeri de Yaksın Biraz…

Ateş her zaman düştüğü yeri değil de, düşmediği yerleri de gerçekten yakıyorsa o zaman bilin ki insanlık ölmemiş demektir. Lakin ne yazıktır ki sadece ve sadece ateş düştüğü yeri yakmaktadır.

Bizler ne zaman insanlıktan bu kadar uzaklaşmaya başladık bilemiyorum. Hiç mi fark edemedik başkalarının yası bizlerin mutluluğu olurken içimizden kopan insanlığımızı. Acıların en yoğun haline her daim ölüm denildi. Karşı taraftan izleyenler çoğunluk bir haldeyken dokunup da görenler, görmezden gelenlerin içinden usulca sıyrılıp, fark ettirmeden gittiler. Her daim ölüm denildi adına, seveni sevdiğinden alıp da koca bir boşluğu avuçlara bırakıp gitti...

Öyle ki bizler her daim görmezden geldik bizlerden başkalarının acılarını, hayatlarını. Ateş her düştüğünde yerleri yakıp kavurdu, bizleri teğet bir şekilde geçerek. Bizler kendi evlerimizde HD ve de kaliteli son model olan televizyonlardan, son model telefonlar takip etmeye başladık sahte olan gözyaşlarımız ile acıların bizlerden uzak halini.  Bizler birbirimizle “bir vah edip, bir tüh deyip, birer paylaşım yapayım ki beni duyarlı görsünler” edalarıyla beraber hemen o an sosyal sitelerimizin başına koşup, iki süslü paylaşım yaptıktan sonra, kendi hesaplarımızdan çıktık, tıpkı o insanların acısından dışarıya bir çırpıda çıktığımız şekilde.

Bizler üstelik yukarıda saydıklarımızla tek kalmadık. Birileri öldüğünde “Oh iyi olmuş” bile denildi ölenlerin ırklarını ve de dinlerinin bizden olmadığı sebebiyle. Hatta yeri geldiğinde bizler o ölen gencecik bedenler için “ Orada ne işleri vardı ki” diyerek den acımasız olan eleştirilerimize yeniden ve yine yeni pişkinlikleri eklemeyi sürdürdük, pişmanlıklar eklememiz gerekirken. Denilir ki; “sahi orada ne işleri vardı” değil mi o insanların. Ne yapıyorlardı ki orada. Ne işleri vardı ki o ateşin ortasında, ölümünde kucağında. O insanların acılarını paylaşır gibi yaparken bile bu soruları kendimize sorduk.  Hiçbir zaman empati yapmadık, hiçbir zaman düşünmedik, hiçbir zaman hiçbirimiz düşünmedi, anlamadık ve de anlamadınız. Hayatı hep böyle yaparak yaşıyoruz. Hayatı sadece bir bilgisayarın başında yazdıklarımız kadar kolay ve de sorunsuz sandık.

Bizler bilgisayarlarımızın başına sahte olan insanlık belirtileri ile sürekli olarak klavye kahramanlığı yaptık ve yapmaya da sürekli olarak gayret göstermeye çalıştık. Tabi hep beraber lanetledik cinayetleri, katilleri, katliamları, terörü. Lakin kaç gün sürdü ki o acılarımız, kaç gün devam etti ki o ölümün bizlerde ki soğukluğu, kaç gün sonra devam ettik o ışıklı olan hayatımıza ve de kaç günün sonunda unuttuk lanetlediğimiz her ama her şeyi.

Bizlerin acıları günlük, lakin ateşin düştüğü yerdeki acılar sonsuz derecededir. Bizler bilir miyiz ki sonsuz olan bir karanlıkta bir anneyi kaybetmeyi ve de artık oğlum ya da kızım kelimesini bir daha kullanmayacak olmanın eksikliğini. Bir mezar taşındaki o bekleyişleri. Daha dün sabah evden etrafa gülücükler saçarak çıkan sevdiğinin, evladının bir daha dönmeyişini biz bilir miyiz?  Hani sabah çıkıp da “akşamleyin görüşürüz, gelirken de ekmeği almayı unutma oğlum, sımsıkı giyin ki üşütme yoksa çok hasta olursun” diye daha sabahın ilk ışıklarında uğurladığınız sevdiğiniz, oğlunuz ya da kızınızın akşamleyin eve dönmeyişinin kimsesizliğini bilir miyiz ki? Bile bilir miyiz?

Keşke ve yine de keşke biliyoruz dediğimiz kadar her şeyi bilebilseydik. Bilebilseydik de içimizde ki, yüreklerimizde ki bitmek ve de tükenmek bilmeyen kinleri sonsuza kadar durdurabilseydik.

Bazılarımız insan olmayı az da olsa başardı. Bir kısmımız ise ne yazıktır ki son derece bu güzel duygulardan tamamen uzak kalmayı seçmiş. Yaklaşırsak eğer; kıyamet kopacak gibi de kaçmaya devam ediyoruz kendi insanlığımızdan. Ya başkaları için gözyaşlarımızı dökersek, ya başkaları için acılar çekersek, ya başkaları için uykularımız kaçarsa? Ya kendi rahatlığımızdan ödün vermemiz icap ederse? Olmaz değil mi? Tabi bizlerin rahatı bozulmasın, acıları sadece sosyal medyalar üzerinden sanal yaşamlarımız kafi. Tabi sonrasında da günlük olan içeriği tamamen boş olan paylaşımlarımız. Gidilen yerleri, sevdiklerimizle eğlencelerimizi,  yapılan alış veriş resimlerini, yeni saç renklerini ve de ilişkilerimizi…

Zor değildir aslında, sadece ve sadece azıcık da olsa biraz çaba, aslında gerçekten de çok zor değil, sadece hepimizin içinde birazcık merhamet olmalıdır. Zor değildir aslında insanoğlunu sevebilmek. Dilini, ırkını, dinini görmeden sevmek ve de sevebilmek gerçekten de hiç zor değildir.

Hep beraber bırakalım artık bir köşeye içimizdeki o kini, yaşamak bizlerin olduğu kadar bizlerden ayrı olanların, bizlerden ayrı tuttuklarımızın da hakkı olduğunu unutmayalım. Bizler onlar için üzülürsek eğer gerçekten de insan oluruz. Onlar için iyi bir şeyler yapmaya çalışmak da sadece iyi bir insan olduğumuzun belirtisi olur.

Zor değildir aslında acılar, ölümler ve de yaslar. Zor değildir başkasının acısını yüreğinizde hissedebilmeniz. Ateş hep düşülen yüreklerde değil de, düşmediği yürekleri de yaksın, parçalasın.

 Zor değildir be gülüm başkasının acısına ortak olabilmek. Yürekleri yananların yanında yer almak zor değildir be gülüm. Yürekleri yananların yanında yer almanız dileğiyle,

Vesselam…

 

“ Mehmet KIZILKAYA “

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



YORUM YAZ
Bu habere yorumlar
Yazarın Diğer YAZILARI
eskişehir güvenlik kamerası