28 Mayıs 2017 Pazar
SOSYAL GELİŞMENİN FORMÜLÜ (2)

SOSYAL GELİŞMENİN FORMÜLÜ (2)

Nevzat Laleli
Nevzat Laleli


Nevzat Laleli      nevzatlaleli@gmail.com

Gençlik inceleme yazı serisi

1.Muharrem.1431 Hicri yeni yıl münasebetiyle…

Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v) tebliğ (duyurma), ikaz ve irşadıyla (aydınlatmasıyla) Mekke’de sayıları günden güne artan Müslümanlar, “Dar-ül Erkam” olarak bilinen Erkam’ın evinde bir araya geliyorlar, inen ayetler ile Peygamberimizin tavsiyelerini öğreniyorlardı. Ancak bu sırada İslam her kese açıkça tebliğ edilemiyordu.

İnanan insanlar, Peygamberimizin etrafında toplanarak eğitim ve öğrenim görmeleri yanı sıra Mekke müşriklerinden (Allah’a ortak koşanlar) çeşitli eziyetler görmekteydiler. Bir taraftan eğitim ve öğretim görerek “cemaat halkasını” oluşturan Müslümanların diğer taraftan gördükleri eziyetler karşısında inançlarını haykırabilmiş olmaları onları davalarında biliyor, daha kavileşmelerini sağlıyordu.

Bir gün Hazreti Ömer’in; “Ya Resulallah, biz 40 kişi olduk. Artık tebliğimizi açıkça yapalım” demesi üzerine İslam’ın “açıkça tebliğ” dönemi başlıyordu.

Zamanımızda da bir “âlimin” çevresinde yer alarak ondan ilim öğrenenler ile bir “Şeyh efendinin” halkasında bulunarak manevi dersler alarak nefis terbiyesi ile uğraşanların oluşturdukları topluluğa da “cemaat” denmektedir.

Bu kademede, her bir Müslüman’ın kendi arzusu ile istediği bir âlime veya bir şeyhe talebe veya mürit olabildiklerini görmekteyiz.

Ayet-i Celilede; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyrulması, “nefis terbiyesinin Müslüman’ın derecesini yükseltmesi” gerçeği, Müslümanları bu sahada çalışmalar yapmaya yönlendirmekteydi.

Âlim ve şeyh efendiler, kendilerine bağlanan Müslümanları ellerinden gelen büyük bir gayretle yetiştirmeye çalışıyor, kendisine bağlananları ilim ve nefis terbiyesi açısından ideal insan Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v) veya onun ashabının (arkadaşlarının) seviyesine çıkmalarına çalışıyorlardı.

Âlimler ve şeyh efendiler kendilerine başvuranları reddetmeleri mümkün olmadığı gibi “bana bağlanan talebe veya müritlerin sayısı diğer âlim veya şeyhlere bağlananlardan fazla olsun da dememekte…” kendisine müntesip (ilim kaynağına bağlı) olanları yetiştirmeye çalışmaktaydılar.

Allah ve Resulüne inanan, neler yapması ve neler yapmaması gerektiğini öğrenmeye çalışan (çünkü ilim bir deniz, en âlim bir insan ise ondan bir damla su almış gibidir) bir Müslüman’ın yaptığı nefis terbiyesi ile de inancı için gördüğü zorluklara direnen ve sabreden bir insanlar, İslam’ın toplumunun istediği bir insan olmaya namzettirler.

Bu noktada ikinci formülümüz şu şekilde karşımıza çıkmaktadır. ……. Müslüman + intisap (alime, şeyh’e) = Cemaat ….. yapısına kavuşmaktaydılar.

CEMAATTEN, ÜMMETE

Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v) Daru-l Erkamda işte yaptığı iş de buydu ve yetiştirdiği Müslümanlarla “Mekke toplumunu (cemaatini)” oluşturuyordu. Peygamberimiz, ilmi de nefis terbiyesini de ashabına hem teorik olarak ve hem de tatbikatını bizzat kendi yaparak öğretiyordu.

Ancak bu yapıdaki insanlarla topluma ait henüz bütün hizmetler deruhte edilemiyor (yapılamıyor), Allah’ın (c.c) emrettiklerini gönül rahatlığı içerisinde yaşayamıyor, onlara yapılan zulümler bertaraf (kaldırılamıyor) edilemiyordu. Mallarını, canlarını, ırzlarını, evlatlarını dışarıdan gelecek baskılara karşı koruyamıyorlardı.

Bu hal aslında Hazreti Muhammed’e (s.a.v) inanarak onun etrafında birleşenleri bir başka safhaya (devreye) hazırlamaktaydı. O sosyal yapı “Ümmet yapısı” idi. Bu yapıya o anda toplumun başındaki insanın adına izafeten “Muhammed ümmeti” denmekteydi.

Bi’setin 12. yılında Medine’den Mekke’ye 12 kişi geldi. Bunlar Peygamberimizi ve onun insanlığa getirdiği dini duymuşlar ama henüz kendisiyle tanışmamışlardı.

Medileliler, Mekke’ye geldiler ve Darü-l Erkam da buldular. Peygamberimizi dinlediler ve Müslüman oldular. Ancak Peygamberimiz bu insanlarla birlikte Mekke’den çıkarak Akabe kayalıklarına gitti.

Akabe kayalıkları, Mekke’den 8 – 10 km. uzaklıkta Arafat tepesine yakın bir yerdedir.

AKABE BİATLERİ

Burada Peygamberimiz onlardan “biat”lerini aldı. Onlar, “Peygamberimizin emirlerine itaat edeceklerine ve onu canlarıyla, mallarıyla koruyacaklarına…” söz verdiler. Bu olaya İslam tarihinde “1. Akabe biati” denmektedir.

Peygamberimiz kendine biat eden Müslümanların bulunduğunu Mekke müşriklerinden gizlemek maksadıyla Mekke’nin dışına çıkarmış ve biatleri Akabe kayalıklarında almıştır.

Burada bir önemli husus, Peygamberimize biat edenlerin hepsinin zaten Müslüman oluşlarıdır. Bunlar, Peygamberimize biat ederek Müslüman olmamışlar, onun emirlerine itaat edeceklerini bildirerek ona bağlı olduklarını beyan etmişlerdir.

Sosyal alanda yol alan insanlar için üçüncü formülümüz;

Cemaat + Emir’e (reis, lider) biat (bağlanma) = Ümmet (Muhammed ümmeti) olarak karşımıza çıkmaktadır.

Medineli Müslümanlar ayrılırken yanlarında Medine’ye Mus’ap bin Umeyr’i de götürürler. Mus’ab hazretleri onlara İslam’ı öğretecek ve Müslüman olmayanlara tebliğ (duyuru) yapacaktır. Bu hizmet Medine’de bir sene kadar devam etmiştir.

Ertesi sene yani Biset’in 13. senesinde, Medine’den Mekke’ye giden Müslümanların sayısı artmış ikisi kadın olmak üzere 75’e çıkmıştır.

Peygamberimiz bu gelen zevatla Akabe kayalıklarına tekrar çıkmış ve onlardan biatlerini almıştır. Bu olaya da 2. Akabe biati denmektedir.

Dikkat edilecek olursa ikinci Akabe biatinde Peygamberimize biat edenler de İslamı önceden kabul eden ve ancak Akabe’de biat ederek “Allah’ın sosyal alanda kendilerine verdiği görevlerini” tamamlayan insanlardır. Ve bu görevin tamamlanmasına Peygamberimizin bizzat önderlik ve rehberlik yaptığına şahit olunmaktadır.



YORUM YAZ
Bu habere yorumlar
Yazarın Diğer YAZILARI
eskişehir güvenlik kamerası